SÖYLEŞİ


Basketbol
sahasında bir
“CİNS”

İstanbul’un dört bir yanına yaptığı grafitilerle tanınan sanatçı Cins, sanatını Darüşşafaka Tekfen Basketbol Takımı’nın lig maçlarını oynadığı Ayhan Şahenk Spor Salonu’na da taşıdı. Cins, pota arkasındaki 25 metrelik dev duvarı ağırlıklı olarak Daçka’nın renkleri olan siyah ve yeşil tonlarında boyayarak, kara panteri kendi doğal yaşam alanı olan Yağmur Ormanları’ndaymış gibi resmetti.


Cins’in yaptığı grafiti çalışmalarına takımın oyuncularından Jeremy Evans da destek verirken, çalışmadan sonra Darüşşafaka Tekfen'in diğer oyuncuları Michael Eric ve Stanton Kidd de panterlerle kaplanan duvarın önünde Cins’le birlikte poz verdi. Geleceğin kara panterleri olan Daçka’nın altyapı oyuncuları ise Daçka efsanesini duvara resmeden Cins’le hatıra fotoğrafı çektirdiler.

CİNS’LE GRAFİTİ ÜZERİNE BİR SOHBET

Birileri
buraya bir şeyler yazıyor!

İlk olarak seni tanıyabilir miyiz? Grafitiye nasıl başladın?

Çocukluğumdan beri, neredeyse ilkokul öncesinden beri sürekli çizme alışkanlığım vardı. Oyun oynama gibi, çocukken vakit geçirdiğim bir etkinlikti. Boya kalemlerim, defterlerim değerliydi benim için. O dönemler çizdiğim şeyler ise çizgi film karakterleriydi; Ninja Kaplumbağalar, He-Man, Transformers tarzı şeyler. Tasoların üstündeki karakterleri çiziyordum defterime. İlk öyle başladı. Ortaokulda grafiti ile karşılaştım hayatımda. O da biraz hip-hop kültürü ve rap müzikle tanışmamla oldu. İstanbul’da o zaman fazla grafiti örneği yoktu. Herkesin bir kimlik bulma durumu vardır. Kimi gitar çalar, kimi resim yapar, ben de grafitiye yöneldim.


Ailen destekleyici oldu mu?

Annem ve ablamla yaşıyordum. Onlardan gizlemedim. Ortaokulda sokağa çıkmaya başladım. İlk grafitimi 15-16 yaşımda yaptım. O zaman cep telefonum yoktu. Diyelim Caddebostan sahile ineceğiz, sahilde bir çalışma yapacağız. İşimiz 4’te bitecek. Ablamla plan yapıyorduk. Biz Cadde’ye iniyorduk, o gelip alıyordu. Bazen bir arkadaşımın cep telefonundan evi arayıp geç geleceğimi söylüyordum. Annem endişeleniyordu, ama çok üstüme düşmek de istemiyordu. “Yine mi çıktın?” “Geç mi geldin?” durumları vardı. Ancak ertesi gün yaptığımız işin fotoğrafını çekmeye gittiğimde, “Aç bakayım göster. Ne yaptın bakayım?” diyordu. Çok da hoşuna gidiyordu. Bir yandan destekliyor, ama anne olarak fazla taviz vermek de istemiyor. Sonra grafik tasarım okudum. Kafamda bu işi nereye koyacağıma dair hep bir soru işareti vardı. “Girerim bir ajansa, çalışırım grafiker olarak. Gece de çıkar grafitimi yaparım. Bruce Wayne / Batman gibi ikiye bölerim kendimi. Bir kendi kimliğim olur, bir de Cins olur,” diye düşünüyordum. Ama bunun kolay olmadığını vakit geçtikçe fark ettim. Cins, daha ağır bastı.

Buna nasıl karar verdin?

Birkaç aylık bir staj dönemim oldu. O dönem, bana biraz sonrasında yaşayacağım hayatı anlattı. Çok istemediğimi fark ettim. Her gün aynı yere gidip, aynı masada oturup, sürekli brief üzerinde çalışacağım bir hayatı istemedim. Grafik sonrası Sabancı’da görsel iletişim tasarım mastırı yaptım. O süreçte hareketli görseller yapmak istedim. Bilgisayarda eksiktim biraz, çünkü boyalarla çok vakit geçirmiştim. O açıkları kapadım. Yine, ajanslarda daha iyi bir konumda başlarım diye düşünüyordum. Mastır tezimi “artist’s statement” (sanatçı beyanı) yapıp sergiledim. O deneyim, “Ben bunu istiyorum”u anlamama yol açtı. O şekilde de gidiyor.


Bu işten nasıl para kazanılıyor?

Çok uzun bir süre ailemle yaşadım. Kız arkadaşımla birlikte eve çıktım. İlk zamanlar her şeyi bir şekilde paylaşarak, limitli yaşayarak, önceliklerimi doğru belirleyerek, lüks tüketimlerden kaçıp yaptığım işten kazandığım parayı yeniden malzemeye yatırarak bir düzen oturttum. Şimdi de ara ara iş gelmediği dönemler oluyor. Sipariş işler dışında resim de yapıp satıyorum.

Yaptığın işlerde nelerden esinleniyorsun? Sana ilham veren şeyler neler?

Birçok şey diyebilirim, ama yaptığım şeyleri şöyle özetleyebilirim. Grafik bir altyapısı var. İçerik olarak pop-art, çizgi filmden çıkan sürrealizm, yer yer soyutlaşan formlar. Belirli bir çizgi ve renk düzenim var, bir “dilim” var. Herhangi bir konuda bu “dili” kullanarak birçok farklı çalışma yapıyorum. Kimi daha soyut oluyor, kiminde bir hikâye anlatılıyor, kimi figüratif oluyor, kiminde portre yapıyorum, kiminde portre olduğu belli olmuyor. O yüzden işlerim tarz olarak aynı olmasa da “dil” olarak birbirinin devamı. Sokak sanatı hâlâ çok büyük bir ilham kaynağı. İzlediğim, okuduğum, dinlediğim şeyler de öyle. Şunlar şunlar diye direkt bir şey söyleyemiyorum. Müzik çok büyük ilham benim için. Renkleri çok seviyorum. Resim yapmadığım zaman kavanoz kavanoz renk yapıyorum.


Halihazırda bir sergin var mı?

Orjin Maslak’ın alt katındaki Orgin Sanat galerisinde, Space Art’ın düzenlediği karma sergide bir çalışmam var. Şu anda bir tek o devam ediyor. Yoğunluk olarak senede birkaç karma sergi oluyor. Mayıs ayında Sarıyer’de kişisel bir sergim oldu, Büyükdere 35’te. Üçüncü kişisel sergimdi. Kişisel sergileri de iki senede bir yapmaya başladım. Grafitiye devam. Grafitiyi ikiye ayırırız. Biri illegal grafiti, diğeri ise legal grafiti. Legal kısımda izinli boyama yaparsınız. İllegalde ise boyalarınızı çantanıza doldurursunuz, gece her yer sizindir. O biraz azaldı, çok nadir yapıyorum artık. Eskiden haftada 2-3 gece çıkardım. Tutkuydu benim için. Her zaman, “Polis sizi yakalayınca ne yapıyor?” diye sorulur. Klasik bir cevabı var: “Yakalandım bir keresinde!” Komik, büyümeyen hatıralar olarak kaldı.

Gerçekten, nasıl yaklaşıyor polisler grafitiye?

Genelde yakalanmalar ihbar üzerine oluyor. Benim yaptığım çalışmalar 5 dakikada bitirebileceğim çalışmalar değil. Genelde doğaçlama yapıyorum. Sadece çantamdaki renkler belli oluyor. Duvarın konumuna göre bir şeyler çalışıyorum. Dolayısıyla vakit alıyor. Vakit alınca da etraftaki konu komşu polise ihbar ediyor, “Birileri buraya bir şeyler yazıyor!” diye. Darbe döneminden kalma bir refleks! Ama artık o polis korkusu kırıldı. Ben çok çıkıp boyamıyorum ama çocuklar anlatıyor. Polisler yanlarında durup, “Kolay gelsin gençler! Politik bir şey yapmıyorsunuz değil mi?” diyorlarmış. Onlar da, “Yok ağabey” diyorlarmış. Polisler sesini çıkarmıyormuş. Biz o zamanlar anlatamazdık. Festivallerin, sosyal medyanın etkisi derken herkes bir şekilde buna alıştı. Sanat olarak görmeseler bile, kötü bir şey olmadığını biliyorlar.


“Polis yakalayınca ne yapıyor?” sorusunun cevabı ise, nerede yaptığına göre değişiyor. Dayım Londra’da yaşıyor. Arabayı park yerine park etti, beraber bir yerleri gezdik. Biraz gecikince, “Süre geçiyor, koşmamız lazım,” dedi. Koşarken gördük ki polis ceza yazıyor. Cezayı yazdı, arabaya koydu. Biz de o sırada arabaya ulaştık. Dayıma, “Polis gidiyor, söyleyelim cezayı yazmasın,” dedim. O da, “Yeğen, burası İngiltere. Kurallar Türkiye’deki gibi değil,” dedi. Hep o örnek aklıma geliyor. Burada olsa bir şekilde halledersin. Yakalanma konusunda ise, eğer boyadığın duvar karakol duvarıysa hiç şansın yok. Cami duvarına kesinlikle yapmaman lazım. Okul duvarı farklı, özel mülk farklı. Nereye, ne yaptığına bağlı bir şey.


On sene evvel verilen tepkilerle şimdiki tepkiler farklıdır diye düşünüyorum. Önünde durup sanat gibi seyreden de var. Bu sanat nasıl tüketilir?

Çok içinde olduğum için farklı gözle bakamıyorum. Sanatla, grafitiyle hiç ilgisi olmayan bir insan nasıl bakıyor, bilmiyorum. Eskiye göre anlayışta, ilgide bir artış olduğu kesin. Popüler mekânlarda yapılan grafitiler, Instagram’ın varlığı bile grafitinin tanınmasına katkı yaptı.

Cins diye hashtag var mı? Seni tanıyorlar mı?

Var, çok karşılaşıyorum. Yeni grafiticiler imza olarak Instagram adreslerini yazıyorlar veya hashtag yapıyorlar. Örneğin “@cins3000” olarak imzalarını atıyorlar. Ben yapmıyorum ama yapanlar var. Biz, “Sokak için, herkes için yapıyoruz” diye yola çıkıyorduk. Ama şimdi sanki biraz daha sosyal medya için yapılıyormuş gibi bir durum var.


Çok klasik ama en çok nereyi boyamak istersin ütopik de olsa?

Latin Amerika’yı çok görmek istiyorum. Brezilya, Arjantin gibi ülkelerde çok acayip bir sokak kültürü var. Oralarda bir şeyler yapmak isterim.


Banksy olayına nasıl yaklaşıyorsun?

Bambaşka bir fenomen. Bir ara çok seviyorum, bir ara nefret ediyorum. Kendisiyle ilgili duygularım karışık ama totalde çok seviyorum. Street art konusunu tamamen değiştirmiş bir adam, ya da bir ekip mi orası da muamma. Zaten o muamma kısmı hem çekiyor, hem de kafanı kurcalayan kısım oluyor. Tek kişi olmadığı kesin. Ok yaydan çıkmış durumda. Geçen gün bir çalışma yapmış, onu gördüm. Yine aynı estetik, yine aynı tarz ve çok çekici. Naif bir tarafı varmış gibi hissediyorum ve öyle olsun istiyorum açıkçası.


Tekfen’le nasıl tanıştın?

Dori Hanım’la tanıştım. Kendisi sosyal medya üzerinden çalışmalarımı takip ediyordu. Bir iki mesaj atmıştı ve sohbet etmiştik. Bir gün yine sosyal medya üzerinden mesaj attı. “Böyle böyle bir durum var. Ne dersin? Birlikte çalışalım mı?” diye sordu. Benim de çok hoşuma gitti. Darüşşafaka’daki duvardan bahsetti. “Konuşalım. Duvara gelip bakayım,” dedim. Çünkü Cins imzası ile yaptığım bir çalışma tarzım var, bir de sipariş üzerine çizgimin dışında bambaşka işler de yapabiliyorum. Ben yine öyle bir şey zannettim. Dori Hanım ise, “Senin de imzan olsun. Çizgini bir şekilde yansıt,” dedi. Bu da hoşuma gitti. En sevdiğim çalışma tarzı bu şekilde.

Biraz o işten bahsedebilir misin? Nelerden esinlendin? Orayı görünce ne düşündün?

Herkesin takımı gibi bir şey Daçka. Beşiktaşlıyım ama Daçka da desteklediğim bir takım. Darüşşafaka olarak güzel bir şeye hizmet ediyorlar. Belki başka bir kulüp takımı istese birkaç gün düşünürdüm, yapsam mı yapmasam mı diye. Çelişkiye girerdim. Daçka’da öyle bir şey olmadı. Bahsettiğimiz duvar, ince uzun bir duvardı. Daha önce bir yazı vardı. Yazıyı yatayda oturtmak daha mümkün, ama böyle bir duvara görsel bir kompozisyonu oturtmak daha zor açıkçası. O nedenle desen gibi tekrarlı bir şey olması, örneğin duvar kâğıdı gibi bir şey giydirilmesi daha mantıklı olacaktı. Son dönemlerde yaptığım, kişisel sergimde yer verdiğim çiçek-yaprak motifleri vardı. Daçka olunca Kara Panter söz konusu tabii. Dişli, boynuzlu şeyler çizmeyi zaten seviyorum. Panterle ilgili görseller araştırdım. Ormanın içinde hep gizli saklı, sinsi, vahşi, ama bir yandan da “cool” bir hayvan. Bir yanda da benim yaprak formlarım var. Daçka’nın renkleri yeşil siyah. Bir anda aklıma geldi. Yeşil yapraklar ve siyah panter. Temeli bu olmalı diye düşündüm. Onun üzerine ilerledik. Dori Hanım, “Senin morlu, pembeli çiçeklerin de olsun,” dedi. “Emin misiniz?” diye de sordum. Tarzım bazılarına sert kaçabiliyor bazen. Böylece benim de kabullenebileceğim bir kompozisyon oldu. Benim tarzımın dışına çıkan şeyleri “iş” olarak görüyorum, çok kabullenemiyorum. Daçka ise içime sinen bir çalışma oldu.

Bugüne kadar en çok severek yaptığın iş, boyadığın yer neresi?

Benim ilk büyük duvarım. Yeri Kadıköy’de, Akmar’dan yukarı doğru çıkan bir yokuş vardır. Ayrıca Rıza Sarraf Sokak’ta bir bina cephesi çalışmam var. Grafitiyi illegal olarak yapıyoruz diyelim. Bu noktaya gelene kadar birçok boyama yapıyorsun ama bir türlü bina cephesi yapamıyorsun, çünkü gece çıkıp yapılacak bir şey değil. Prodüksiyon gerektiren bir şey. Büyük duvar boyamama fırsat olan Moral İstanbul. Bu yüzden çok önemli.


Ne kadar sürdü?

5-6 gün sürdü. O dönemlerde büyük çalışmalar yapıyordum, ama tam bina cephesi ilk defa olmuştu. Organizasyonun içindeki arkadaşlar, “Bu sene Türkiye’den de sanatçılar yapacak. İçlerinde sen de varsın,” dediklerinde çok sevinmiştim. “Aklında bir duvar var mı?” diye sorduklarında ben direkt orayı göstermiştim. Dümdüz, bomboş bir duvar ve çok işlek bir yer. Orayı sürekli kesiyorsunuz. “Tuval gibi duvar. Keşke bana verseler,” diyorsunuz. Belediye apartmanla görüştü, onlar da tamam demişler.


Bittikten sonra, üzeri boyandığı zaman için acımıyor mu?

Onu göze alarak yapıyorsun. 10 sene önce, “O anı yaşamak için yapıyoruz,” gibi bir söylemim vardı. Yaş ilerleyince, “Ulan keşke gitmeseydi,” diyor insan. Bir ara sokakta, dökük ahşap bir ev ve onun altında bir tuğla duvar vardı. Oraya bir çalışma yapmıştım 2008 yılında. Sonra binayı metal plakalarla kapattılar, içine girenler tehlike oluşturmasın diye. Geçen sene o metalleri söktüler. 2008 yılında yaptığım iş cillop gibi duruyor. Heyecanlandım, duygulandım. Birkaç gün sonra birisi üstüne 3 harfli bir grafiti yapmış. Çocuğa mesaj attım, “Neden üstüne yaptın?” diye. Hiç huyum değildir normalde. O da, “Ağabey zaten imza vardı. Kapatılmış gibiydi,” dedi. Uzatmadım. Zaten benlik diyaloglar değil. İşin doğasında var, bir süre kaldıktan sonra eskimesi, dökülmesi, yok olması.

"Belirli bir çizgi ve renk düzenim var, bir “dilim” var. Herhangi bir konuda bu “dili” kullanarak birçok farklı çalışma yapıyorum. Kimi daha soyut oluyor, kiminde bir hikâye anlatılıyor, kimi figüratif oluyor, kiminde portre yapıyorum, kiminde portre olduğu belli olmuyor. O yüzden işlerim tarz olarak aynı olmasa da “dil” olarak birbirinin devamı."